Veda
Zeynep bavulunu üç kez açıp kapattı. İçine ne alsın, ne bıraksın bilemedi. Sonunda annesinin koyduğu lavanta kesesi kalırken lisans yıllarının kitaplarını rafta bıraktı. Ağır gelirdi.
Sabah erkenden kalktılar. Babası konuşmadı; o hiç konuşmaz zaten önemli anlarda. Sadece arabayı çalıştırdı ve yola çıktılar. Annesinin gözleri doluydu ama ağlamadı; o da hiç ağlamaz.
Kasabanın Dışından Bakmak
Zeynep, şehrin çıkışında son kez aynaya baktı. Kasabası küçüldü, küçüldü ve kayboldu. On sekiz yılın birden arkasında kalması tuhaf bir şeydi. Kafa dönmesi gibiydi, ama dönmeyen bir kafa.
"Acıktın mı?" diye sordu annesi.
"Hayır."
Yüz kilometre sessizlikle geçti. Zeynep camdan baktı. Tarlalar, köprüler, küçük istasyonlar. Her biri başka birinin hikayesi. Her biri birisinin evi.
Büyük Şehir
İstanbul'a girerken trafik durdu. Baba direksiyonu sıktı. Anne camdan baktı. Zeynep kulaklığını taktı ama müzik açmadı — sadece dışarıyı duymak istemedi birkaç dakika.
Yurda vardıklarında kapıda başka aileler de vardı. Herkes bavul taşıyordu, herkes bakıyordu, herkes aynı şeyi hissediyordu ama kimse söylemiyordu. Ayrılık sessiz bir anlaşma gibiydi.
Odası küçüktü. Bir yatak, bir masa, bir pencere. Pencereden ağaç görünüyordu — bu iyiydi, düşündü Zeynep. Ağaç olmayan yerler ona kapalı gelirdi.
Veda Anı
Babası bavulu koydu odanın ortasına. Etrafına baktı. Hiçbir şey söylemedi ama omzuna elini koydu — sert, güvenli, eskiden beri aynı olan o el.
Annesi sarıldı. Kulağına fısıldadı: "Telefonu açık tut."
"Tamam."
"Ve ye. Düzgün ye."
"Tamam, anne."
"Ve—"
"Anne." Zeynep güldü. Annesi de güldü. İkisi de biliyordu aslında: Söylenecek her şey zaten söylenmişti, yıllar boyunca, sessiz sedasız.
Sonra
Arabayı görene kadar pencereden baktı. Uzaklaştılar, döndüler ve gözden kayboldular. Zeynep odasına döndü. Bavulunu açtı. İçinden lavanta kesesini çıkardı ve yastığının altına koydu.
Sonra masasına oturdu ve şehrin sesini dinledi. Tanıdık değildi bu ses. Ama bir gün olacaktı.
Önce bir gün. Sonra bir hafta. Sonra, baktığında, ev diyeceği yer burasıydı.
Son